© Copyright 2003
Designed by
Zeynep & Yaşar
ALTAŞ

 
 

 Haber: Mustafa Çetin BAYDAR

GÜLCEMAL VAPURUN’DAN

 ERZURUMLU BİR SAKLI HAZİNE

GÜLCEMAL SOYLU’ya

25 Mart 1935 tarihinde Erzurum'un İspir ilçesinin Dişasor (Ulubel) Köyü'nde dünyaya gelen Gülcemal Soylu, şimdiye kadar gözlerden ırak kalmış, hiç kazılmamış, açılmamış dopdolu bir mücevher küpü... Hem de uzaklarda değil, Anadolu'nun göbeğinde, Ankara'da ..

Gülcemal  Soylu, Bediüzzaman'ın esir arkadaşı olan babası Alişan Efendi’nin emriyle, bin bir meşakkat çekerek üç ay boyunca Ege'de dolaşıp Said-i Nursi’yi aramış. Sonunda bulmuş ve ondan bizzat müsaade alarak tam 23 sene Bağdat'ta kalmış. Bağ­dat'ta, Araplara Arapça Kur'an dersi verebilecek, büyükelçilikte ter­cümanlık yapabilecek seviyede bu lisana vâkıf olmuş, vatana dön­düğünde de yüzlerce insana bu Kur'an lisanını öğretmiştir. Bu durumunu bugün  "Üstad Hazretleri bana böyle emretti, ben de sadakatle bu emri yerine ge­tirmeye çalıştım" diye ifade ediyor.

SADDAM HÜSEYİN’LE KESİŞEN KADER ÇİZGİSİ

Bir gün Bağdat'ta, o zamana kadar hiç tanımadığı birisiyle küçük bir tartışmaya girişir.  Kaderin cilvesi... Seneler sonra bu küçük hadi­se onun Irak'ta istenmeyen adam ilan edilmesine sebep olur ve ço­cuklarını bile Bağdat'ta -geçici bir süre- bırakarak çarnaçar ülkeye dönmek zorunda bırakılır. Zira o münakaşa ettiği adam, Irak Devletinin Başkanı olmuştur. O adamın adı Saddam Hüseyin'dir.

Gülcemal Soylu'nun tahsil hayatı şöyle:

Hafız-ı Kur'an olduktan sonra Türkiye'de hiçbir okula gidemez. Ancak 1957'de Bağdat'a gittikten sonra, ilk mektep dâhil bü­tün okulları orada tamamlar. En son olarak, 1979'da Bağdat Üni­versitesi, Edebiyat Fakültesi'nin İlahiyat Bölümü'nü bitirir. Ta­mamladığı resmi okullar dışında, İmam-ı Azam Camii İmam Hatip'i Abdülkadir el-Hatip, Şeyh Emced el-Zehavi, Büyük Müfessir Mahmud el-Şükri Alusi'nin toronu Fuad el-Alusi, Abdülkerim Biyare, Molla Ömer, Necmeddin el-Vaiz ve Muhammed Kızılcı gi­bi büyük ulemadan hususi dersler almış ve kendisini yetiştirmiş­tir...

Gülcemal soylu anlatıyor:

Anlatacağım hatıralar rahmetli babamla çok alakalı olduğundan önce kısaca onu tanıtmak isterim.

Babamın adı Alişan Soylu'dur. Eskiden beri Alişan Ağa derlermiş ona. 1879 yıllarında Erzurum'un İspir İlçesi'nde doğan babam, Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nden birkaç yaş küçüktür. 1980 yı­lında vefat etmiş olup, 101 sene gibi uzun ve bereketli bir ömür ge­çirmiştir. Vefatından iki hafta önce bile Cuma namazını cemaatle kılmış... Mezarı İspir'in Ulubel Köyü'ndedir.

Babam küçüklüğünde köy medreselerinde okumuş, yarım hafız­dır. Çok güzel Osmanlıca, biraz da Farsça, Arapça ve Ermenice bi­lirdi. Şuurlu ve kültürlü bir insandı. Çok kitap okurdu, tarihe çok meraklıydı. Bizim aslımız Dağıstan'dan gelmiş. Dedelerimin isimleri sırasıyla şöyle: Veysel, Mevlüd, Ömer, Hüseyin, Seyfullah, Fethullah, yine Fethullah... Önce Rize sınırındakai İspir'in İyidere-Karagafur Köyü'ne yerleşmişler, sonra Erzurum İspir... Anadolu'ya gelişleri çok eski. Fethullah dedem gelmiş.

GÜLCEMAL

Rahmetli babamın Rusya'ya savaş esiri olarak gidişi şöyledir: Birinci Cihan Harbi'ne, Sarıkamış, Kars taraflarında asker olarak katılıyor. Fakat düzenli ordu şeklinde değil de 'başıbozuk' tabir edi­len düzensin askerler olarak... Aslında nizamî askerlermiş bunlar; ama öyle gösterilmiyor, başıbozuk fedailer olarak gösteriliyorlar. Kazım Karabekir Paşa'nın talimatı böyleymiş. Babam, Batum taraf­larında Ruslara ve Ermenilere karşı savaşırken Ruslara esir düşü­yor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri'yle Kosturma'da, esir kampında karşılaşıyorlar. Üstad da malum, Bitlis tarafında savaşırken ayağı kırılıyor, Ruslara esir düşüyor. Babam bize Sibirya, Koşturma ve sa­ir Rus şehirlerinde toplam olarak dokuz sene kaldığını söylerdi. Üstad Varşova, Almanya, Avusturya üzerinden firar ediyor. Babam da "Gülcemal Vapuru" ile Trabzon'a geliyor. Kader-i İlahî ile Koşturma esir kampında 2,5 sene kadar beraber kalmış oluyorlar.

Gülcemal efsanevî bir gemidir. Denizcilik tarihimizde efsaneleşen iki gemiden birisi olan Gülcemal -diğeri Yavuz zırhlısı- Osmanlı padişahı Sultan Reşad'ın anne­sinin adını taşır. Adı manilere, türkülere, şiirlere karışmış olup özellikle de Karadeniz kıyı halkının dilinde masallaşmış, her şeyiyle efsane olmuş bir gemidir. Osmanlı'nın son dönem ve Cumhuriyet'in ilk dönem devlet adamlarının neredeyse tamamı bu gemiyle seyahat etmiştir.

Daha sonra Karadeniz, Ege, Akdeniz hatlarında posta seferleri yapan Gülcemal, Amerika'ya giden ilk Türk gemisi olarak da tarihe geçmiştir. Yolcuların çok sevdiği bu iki bacalı gemi, özellikle düzenli posta seferleri yapmaya başladığı Karadeniz halkının sevgilisi olur... Adına posta pulları bile basılır.

Gülcemal'in saltanatı 1950 yılına kadar sürer. 75 yaşındaki yorgun Gülcemal, 1950'de sökülmek üzere bir İtalyan firmasına satılır.

Alişan Ağa'nın Rus esaretinden firar ettiği efsanevî vapur Gülcemal

Pullara malzeme olan efsanevi Gülcemal Vapuru

Rahmetli babam bize esir kampındaki Bediüzzaman'ı şöyle anla­tırdı:

"Esir kampında herkes onu dinliyordu. O konuştu mu herkes mest oluyor, 'Kürt Said konuşuyor' deyip can kulağıyla dinliyordu. Ermeniler geldiğinde susuyordu. Bize de konuşmayın derdi. Orada Ermeni asıllı askerler de vardı. Ben biraz Ermenice bildiğimden bunları hemen anlıyor ve Said'e işaret veriyordum. Ermeniler hiç affetmiyorlardı. Ama Ruslar karışmazlardı; gelip teftiş edip gider­lerdi. İşkenceyi Ermeniler yapardı."

Bizim köyümüzde on beş Ermeni aile varmış. Onun için babam Ermeniceyi bilirdi.

Babam Alişan Ağa, Bediüzzaman'm, Koşturma esir kampını tef­tişe gelen Rus Başkumandanı Nikola'ya ayağa kalkmama hadisesin­de oradaymış, her şeyi bizzat görmüş. Bize ağlayarak şunları anla­tırdı:

"Çok esir vardı kampta. Bir gün bir komutan geldi. Ama biz kim olduğunu bilmiyoruz... 'Dikkat!' diye bir komut verildi; herkes, hepimiz ayağa kalktık. Bir tek kişi hariç; Bediüzzaman... Sonradan kim olduğunu öğrendiğimiz Rus Başkumandan Nikola bunu gördü. Hemen bir tercüman çağırtıp niçin ayağa kalkmadığını sordu. Bediüzzaman, 'Tazim Allah'a olur' diye cevap verince, Nikola, kur­şuna dizilmesini emretti. Ona ölüm emri verdiği zaman biz çok korktuk. Ölüm mangası da hemen hazırlandı. Sonra namaz için izin istedi Bediüzzaman. Namazını kıldı ve hemen çabuk çabuk geldi. Komutan Nikola: 'İdam olunacağı zaman ağırdan alınır, sen çabuk geliyorsun?' diye sordu tercümanla. Bediüzzaman umursamaz bir tavırla, 'Rabbime kavuşmak için çabuk geliyorum' dedi. Bu ihlas, komutanı çok etkiledi ve insafa getirdi. İdamı kaldırdı ve özür diledi."

Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin Kosturma kampında secde anında çekilmiş fotoğrafı Rus arşivinde bulunmaktadır.

Babam, Üstad'm firar mevzuunu ise şöyle anlatırdı: "Esir kampına merkeplerle erzak getirirlerdi. Bunlar asker değil, sivildi. Said, merkeplilerden birisiyle zaman zaman konuşurdu. Sonra bir gün baktık Said yok, kayıp. Yalnız bir gün bana gizlice demişti ki, 'Ahşan Kardeş'im, belki bir daha görüşemeyiz, Allah'a emanet ol. Aramızda kalsın' diye kulağıma söylemişti. Bir daha Bediüzzaman'ı göremedik."

Babamın firarı ise, 1917 Bolşevik (Komünist) ihtilali sonrasında, o karışıklıktan istifadeyle, 1923 yılının son aylarında oluyor. Bolşe­vik ihtilali sırasında esirlere, şartlı çalışma imkânı verilmiş. Babam Kosturma'dan sonra başka iç şehirlere geliyor. O sırada bir şehirde, bizim kantin dediğimiz, onların 'aşkana' dedikleri bir yerde çalış­mış. Bolşevik ihtilalinin askerleri gelmişler, patrona çok ağır sözler söylemişler. "Senin malın da canın da bizim artık, şimdi senin canı­nı almaya geldik" demişler. Babam da korkusundan çatı katına çık­mış, orada saklanmış. O adamcağızı orada süngülerle öldürmüşler. Onlar gittikten sonra babam oradan iniyor.

Bir gün nasıl olduysa 11 gençle birlikte babamı da yakalayıp elle­rini kelepçelemişler. Bir üsteğmen bunları götürüyorken yolda bir general rastlamış. Yağmur yağıyormuş. Generalin sırtında omuzluk varmış. Üsteğmene "Bunları nereye götürüyorsun?" diye sormuş. Üsteğmen "Bunlar kurşuna dizilecek, nehrin kenarına götürüyo­rum" demiş. O zaman general yağmurluğunu atmış ve "Ben filan generalim" deyip kendini, rütbelerini tanıtmış. General Tatar'mış,

Türkçe de biliyormuş. "Bunları Batum'a götür, filanca generale tes­lim et" demiş. Orada İstanbul-Batum arasında çalışan "Gülcemal Vapuru" varmış. Bu vapurda babamları tahmil (yükleme) ve tahliye (boşaltma) işçisi olarak görevlendirmişler.

O, babamları teslim alan General, bir gün "Oğlum, siz bu gemiy­le kaçabilirseniz kaçın" demiş. Zaten babam o geminin müretteba­tından bazılarıyla arkadaşlık kurmuş daha önce. Sonra artık nasıl yaptıysa o gemiye sığınmış. Hatta Rus askeri bir kurşun atmış; kur­şun babamın sağ yanağından girip, sol yanağından çıkmış. Kurşu­nun girdiği yanaktaki yara kapanmıştı, ama çıktığı yanaktaki dağıl­ma izi kalmıştı. Silah atılınca kulak zarları zarar görmesin diye ağız açılır ya -bu askerî talimattır- o yüzden gelen kurşun babamın ağ­zına fazla zarar vermemiş. Çünkü o anda ağzı acıkmış. Gülcemal Vapuru'nda tedavi etmişler babamı. Vapurda giderken "Sağ salim Trabzon'a çıkarsam, bir oğlum da olursa adını Gülcemal koyaca­ğım" demiş. İşte benim adımın hikâyesi böyle.

BABAM: "BEDİÜZZAMAN EGE MINTIKASINDAYMIŞ, GİT BUL"

 Ben 6-7 yaşlarında iken köyümüzde okul yoktu. Biz sağdan sola yazıyorduk o zaman. Yani Osmanlıca... Sonra babam duvara bir tah­ta monte etti. Bizde koyungözü diye bir meyve vardır; siyah. Onun suyunu tülbentle sıktı tahtayı boyadı... Dağdan tebeşir çıkarttı. Onu yontup düzeltti ve yazı yazacak haline getirdi. Bize o tahtanın üs­tünde yeni harfleri öğretti. Ben o yazıyı öğrendim; ama bu sefer köylü "Siz gâvurcayı öğrendiniz" diye bizi kovuyordu. Yaşlılar da haka­ret ediyorlardı. Sonra ispir'e bağlı olan annemin köyünde hafızlık yapmaya baş­ladım ve ıo yaşında hafız oldum. 12 yaşımda iken babam bana dedi ki, "Oğlum sen papağan bilir misin?" Ben, "Bilmem baba" dedim. "O bir kuştur ne öğretirsen aynısını tekrar eder durur. Başka bir şey bilmez. Tenzih ederim, sen şimdi Kur'an-ı Kerim'i okuyorsun ama manasını bilmeden okuyup geçiyorsun, papağandan farkın yok" dedi. "Çare nedir baba?" dedim. "Oğlum Allah büyüktür, çaresi var. Sen önce askerliğini yap, gel..." dedi.

Bu konuşmamızdan evvel babam bir rüya görüyor. Şöyle ki: Ben elbisesiz bir vaziyette, iki nehir arasında, toz duman içindeki bir şehre gitmişim, orada 25 yıl kalmışım. Sonra bir takım elbise giymiş gelmişim. Bu rüyadan sonra babam beni aldı İspir Müftüsü Ali Başkapan'a götürdü. O, babamın arkadaşıydı zaten. İspir Müftü-sü'nün babası da babamın hocasıydı. Rüyanın tabirini sordu ama benden bahsetmeden "Bir oğlum" dedi. Müftü "İki nehir Dicle ve Fırat, tozluk dumanlık şehir Bağdat; o çocuk da kim ise orada ilim irfan okuyup sana gelecek" dedi. İşte bu rüyaya binaen ben babama, "Çare nedir?" dediğimde babam, "Askerliğini yap, gel; düşünürüz" demiş meğer.

Askere gitmeden önce İzmir'de, Selçuk-Meryemana yolu yapılı­yordu. Ağabeyim o yolun inşaatında çalışıyor, ben de onların çadı­rında kalıyordum. Üç ay kadar Selçuk İsabey Camii'nin imamından mantık ve hukuk dersleri aldım. Çadırla cami arasındaki 2,5 kilo­metrelik yoldan, daha doğrusu dağdan inip çıkıyordum. Sonra ben Bayındır'ın Karaveliler Köyünde 1951-55 yılları arasında 4 sene imamlık yaptım. 1955 yılında askere gittim. Askerliğimi gözlerim­deki bir mazeretten dolayı altı ay olarak Siirt'te yaptım, geldim.

Babamın söylediklerini not edip kaydetmiştim ben. Askerden ge­lince babama okuyup hatırlattım. "Oğlum ana gibi yar olmaz, Bağ­dat gibi diyar olmaz... Sana 25 yıl müsaade. Git Arapçayı öğren, gel. Allah-ü Teâlâ bu hitabında bize ne öğretiyor, bunun manasını öğ­ren. Ama iki şartım var" dedi. "Buyur baba" dedim. "Birincisi: Allah nasip ederse Bağdat'a git ve ilk tahsilinden üniversitesine kadar bi­tir. Sonra geri gelip Anakara'ya, Maarif Vekâleti'nde çalışırsın. İkin­ci şartım: Gidip, benim esir arkadaşım Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'ni arayıp bul ve ona benim senden bu istediklerimi sor. O da 'Babanın emri doğrudur, git Bağdat'a tahsilini yap' derse gideceksin. 'Yok, gitme' derse gitmeyeceksin" dedi.

"Baba, Üstad Hazretleri'ni nerde bulacağım ben?" dedim. "Oğ­lum, ona önce Said-i Kürdi diyorlardı, şimdi Bediüzzaman Said Nursî diyorlar. O, Ege mıntıkasında imiş" dedi.

İSPARTA YOLUNDA BEKLEMEDİĞİM BİR KARŞILAŞMA

Aslında ben askerde iken, Bediüzzaman İstanbul'da olduğunu duymuştum. Onun için terhis olunca önce İstanbul'a gitmiştim. Orada Sultanahmet Camii İmamı Gönenli Mehmet Efendi'yi bul­dum. O, beni Süleyman Efendi'yle (Tunahan) tanıştırdı. O da "Ben hiçbir talebeyi Bağdat'a yurtdışına göndermiyorum; ama senin için istihareye yatacağım" dedi. Ve istihareye yatmış. "Bağdat'a gidecek­sin; ama bir şartım var. Benim Erzurum'da binbaşı bir talebem var, Eşref Bey. Önce 11 ay ondan ders alacaksın" dedi. Beni, damadı Milletvekili Kemal Kaçar'la beraber Haydarpaşa Tren İstasyonu'ndan Erzurum'a uğurladı. On bir ay orada ders okudum. Fakat babam, Üstad Bediüzzaman'ı görmeden Bağdat'a gitmememi söyleyince Ege'ye gittim. 1957'nin son ayları... Afyon'dan başlayarak Uşak, Aydın, Nazilli, Denizli, İzmir vs dolaşmaya başladım. Üç ay dolaştım Ege'de. Çok zor oldu. Çünkü o günün şartlarında imkânsızlıklar had safhadaydı. Şimdiki gibi kolay değildi bir yere gitmek. Çok Tam üç ay...

Nihayet İzmir Kestanepazar Camii'nde ders okumaya başladım. Bu, iki üç ay kadar sürdü. Orada hocam Salih Tanrıbuyruğu beni düşünceli görünce "Gülcemal, ne düşünüyorsun oğlum?" diye sor­du. "Hocam, babamın bir emri var, onun sıkıntısını yaşıyorum" de­dim. "Nedir, hele bana söyle" dedi. "Hocam ben Bediüzzaman Hazretleri'yle görüşeceğim; fakat yerini bulamadım. Kimse de söylemi­yor" dedim. "Oğlum onu sana ne hocalar söyler ne de müftüler. Çünkü o, mahkemeden mahkemeye gidiyor, bu yüzden hocalar kor­kuyor. Sen Kemer İstasyonundan biletini al, İsparta'ya git. Onu orada bulursun" dedi. Ben de dediğini yaptım.

Trene bindim, İsparta'ya gidiyorum... Bir zat bindi ve karşımda­ki koltuğa oturdu. Bazı Osmanlıca kitaplar çıkarıp okumaya başla­dı... Bir ara bana baktı, "Sen de eski yazıyı biliyor musun?" dedi. "Eskimez yazıyı iyi biliyorum" dedim latifeli olarak. Babam öyle öğ­retmişti bana. "O zaman şu kitabı oku bakalım" dedi. Bana bir kitap uzattı. Okudum... Çok hoşuna gitti. "Bunu sana hediye etsem kabul eder misin?" dedi. "Olur; ama parasını vereyim" dedim. Almadı...

"Hayrola, nereye gidiyorsun?" dedi. "İsparta'ya gidiyorum" de­dim. "Orada nereye gideceksin?" dedi. Çekiniyorum tabii söylemeye. "Bir zatla görüşeceğim" dedim. "Kim?" dedi. "Bediüzzaman Said Nursî." Beni çok şaşırtan ve bir o kadar da sevindiren bir cevap ver­di: "O benim ağabeyim" dedi. "Benim adım Abdülmecid. Konya İmam Hatip Okulu'nda öğretmenim" dedi. Onun da İzmir'de bir işi varmış meğer. Sonra "Sana bir şey diyeceğim. Aydın Ortaklar Bucağı'nda tren ikmal yapmak için birkaç saat bekleyecek. Sen orada in, benim orada bir arkadaşım var, ona uğra. İsparta'ya sonra devam edersin" dedi. "Olur" dedim ve orda indim. O zatın evinde üç gün misafir kaldım, adını şimdi hatırlayamıyorum. Herhalde Ahmet Feyzi olacak. Abdülmecid Ağabey'in verdiği kitap İhlâs Risalesi imiş... İşte görüyorsunuz, hâlâ saklıyorum o risaleyi. Ölünceye ka­dar da saklayacağım inşaallah.

ÜSTAD, BAĞDAT'A GİTMEM İÇİN MÜSAADE VERDİ

İsparta'ya vardım. Nuri Benli'nin Saray Oteli'ne indim. Sene 1957... Bana Üstad Hazretleri'nin Eğridir'de olduğunu söylediler. Ben de doğruca Eğridir'e gittim. Orada bir askeri eğitim yeri vardı. Üstad'ın kaldığı yere gitmek için içinden gidince kestirme oluyor; yoksa çok dolaşılıyor. Nizamiyedeki asker, "Nereye?" dedi. "Orda bir zat var" dedim. "Ha tamam sen Bediüzzaman'a gidiyorsun. Gel şuradan geç, yoksa çok dolaşacaksın" dedi ve karşıki nizamiyeye düdük çaldı, "Buna müsaade et" diye işaret etti. İkinci asker de beni iyi karşıladı. "Şu üçüncü evin kapısını çal" dedi. Yaşlı bir teyze çıktı. "Üstad Hazretleri'ne gelmiştim" dedim. "Bir saat önce İsparta'ya gitti" dedi. Tekrar İsparta'ya, aynı otele döndüm. Orada üç gün kal­dım. Ne hikmetse bana, 'burada üç gün kal' dediler. Elime bir takım kitaplar verdiler, Eskişehir'de basılmış bir Gençlik Rehberi de vardı. Epeyce okudum...

Üçüncü gün otelin karşısında tepecik bir yer vardı. Orada birisiy­le karşılaştım. "Yabancısın galiba?" dedi. "Yok Müslüman'ım el­hamdülillah" dedim latifeli olarak. "Yok, yani Ispartah değilsin gali­ba?" dedi. "Erzurumluyum" "Hayrola ne için geldin, ne iş yapar­sın?" dedi. "Çiftçiyim" dedim. Tedbir olarak hafızım, imamım diye söylemedim.

"Sen ne iş yapıyorsun?" dedim. "Ben yarbayım. Bugün sivil gi­yindim. Sen Üstad'la görüşmeye mi geldin yoksa?" dedi. "Evet" de­yince. Bana büyük bir camiyi gösterdi ki orası Ulu Camii imiş. "Sen yarın sabah namazına oraya git. Oraya iki zat gelir. Birisi başına be­re örter, orta boyludur; diğeri başına sarık sarar, ucunu da sarkıtır, uzun boyludur. Cemaat çıkınca onlar hemen çıkmaz, mihrapla min­ber arasında teşbih çekerler. Sen uzun boylu olanın sağ pazusunu iki avucunla yakala ve 'Beni Üstad'la görüştür' de, başka bir şey söy­leme" dedi. Bu meğer bir şifreymiş. O zaman Üstad'la görüşmek mesele...

Ben de söylediği camiye gittim. Müezzinle tanıştım, minareye çı­kıp sabah ezanını okudum ve müezzinlik yaptım. O ezanı hiç unu­tamam, bir daha öyle coşkulu bir ezan okuyamadım. Dediği gibi, o iki zat cemaatten hemen sonra çıkmadılar. Ben onlara onlar da bana bakmaya başladılar. Neticede selam verip uzun boylu olanın sağ pazusunu iki avucumun içine alıp sıktım. Meğer o uzun boylu Tâhirî Ağabey, orta boylu olanı Hüsrev ağabeymiş. Hiç unutmam, orada Tâhirî Ağabey, Hüsrev Ağabey'e dönerek "Bak Ağabey, kimisi takbih için gelir; kimisi de taltif için gelir. Bu Gülcemal kardeşimiz Erzu­rum'un dağlarını yarmış, taltif için gelmiş" dedi. Artık ismimi o yar­bay mı söyledi bilemiyorum. Belki de keramet gösterdi.

İkisi kollarıma girdiler. Harabe gibi eski, ama çok eski bir ev... Şimdi müze olmuş orası. Bahçede bir nar ağacı vardı. Sonra bir kapı daha çaldık. Orada aklıma bir şey takıldı. Babam bana "O, Hamidiye Alayları'm toplayıp Ruslara, Ermenilere karşı savaşan gönüllü bir generaldir" demişti. O anda kalbimden, "Böyle mübarek bir general böyle yıkık bir yerde olur mu?" diye geçti. Birden o uzun boylu ağa­bey kulağıma eğildi, yavaşça fısıldayarak "Doğru geldik, burası bu­rası!" dedi.

Girdik, bir halı hasır, kanepe, başka bir şey yok. Bir kapı daha çalındı. Baktım Üstad bağdaş kurmuş yerde oturuyor. Elinde bir tesbih vardı. O tesbih şimdi Mustafa Sungur ağabeyin elinde. Kocatepe Camii'nin açılışında o teşbihi Mustafa Ağabey'in elinde gör­düm. Hatta bana gösterdi, "Gülcemal, bunu tanıdın mı?" dedi güle­rek. "Bana ver onu" dedim. "Yok! Üstad onu bana verdi" dedi; latifeleştik orada.

Tâhirî Ağabey "Üstad Emirdağ'a gidecek. Çabuk, ne diyeceksen, de" dedi. Orada Zübeyir, Bayram, Ceylan da vardı. Ben Üstad'a ba­bamın dediklerini olduğu gibi anlattım. "Arapça öğrenmem için Bağdat'a gitme müsaadesini babam sizden almamı ve Maarifte ça­lışmamı söyledi" dedim. Üstad ayağa kalktı, tesbihi sol eline aldı. Sağ elinin şahadet parmağını var gücüyle yukarıya kadar kaldırdı ve şunları söyledi:

"Kardeşim! Babanın emri doğrudur. Bağdat'a git, Arapçayı çok güzel öğren. Bütün tahsilini tamamla; ancak Irak vatandaşlığına geçme. Sonra Ankara'ya gel, Maarifte çalış. Yaş haddin doluncaya kadar Maariften ayrılma. Ayrı bir cemaat tesis etme. Mevcut cema­atle hizmet et. En gür sada İslam'ın sadası olacaktır. Kardeşim Alişan Ağa'ya selamlarımı söyle..."

Babam beni şöyle uyarmıştı:

"Oğlum onun elini öperken dikkat! Çocuk da olsa o da eğilir ve onun elini öper... Sakın, dikkat et! İncitmeden sağ avucunun içini öpmeye çalış..."

Ben de babamın dediği gibi sağ elinin içini öptüm, O da beni ku­cakladı, alnımdan öptü. Belki çok gençliğinde veya esaretteyken eli­ni öpene mukabele ediyordu.

Daha fazla konuşamadık. 20 dakika kadar sürdü görüşmemiz. Üstad daha oturmadan hep beraber çıktık. Zaten Emirdağ'a gide­cekti. Ceylan kullandı arabasını. Biz 7-8 kişi onu uğurlamak için toplanmıştık. Bize dağılın diye el etti. Biz de el salladık, dağıldık.

Ben sonra Erzurum'a döndüm. Babama Üstad'ın selamını söyle­dim ve olanları anlatıp müjdeyi verdim. Babam çok sevindi. Böylece bu zorlu dönemin sonunda Bağdat icazetini almış olduk.

BAĞDAT'TA 23 SENE KALDIM

Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nden müsaade aldıktan sonra, 1957 senesinin sonlarında, Bağdat'a talebe olarak değil, turist olarak gittim. Döviz almadan yurt dışına çıkmak yasaktı. Buradan giderken 400 lira karşılığında 38 sterlin döviz aldım. Çok zor oldu bu iş. O dövizi Merkez Kambiyo Müdürlüğü vermedi bana. Ben de Erzurum Üniversitesi'nin temelini atmak için Erzurum'a gelen Başvekil Ad­nan Menderes'e çıktım. Hemen kambiyo müdürüne bir kart yazdı. Ama müdür, "bakanlar kurulunun prensip kararı var; zinhar Bağ­dat, Şam ve Kahire, bu üç şehre turist göndermiyoruz. Ama sen Ma­liye Bakanı Hasan Polatkan'la bir görüş" dedi. Ben de bir hafta uğ­raştım Maliye Bakanı Polatkan'la görüştüm. O da beni şoförüyle gönderip işlerimi yaptırdı. Nihayet pasaportumu alabildim.

Ben o parayla Bağdat'ta bir sene geçindim. Sonra bana Osmanlı Vakfîyesi'nden burs verdiler. Bir sene sonra o bursu da istemedim. Zira bir ciltçinin yanında iş bulup çalıştım. Sonra da Bağdat'tın bir camisinde müezzinlik ve imamlık yapmaya başladım. Sekiz yıl o camide görev yaptım. Araplara Cuma günleri Arapça hutbe okuyor­dum yani.

Bağdat'ta Osmanlı'dan kalma Süleymaniye Medresesi vardı; orada başladım ben tahsilime. Eski Yargıtay başkanı, Evkaf Divan Başkanı Şeyh Emced Zehavi'den ders aldım. Büyük âlimdir... Sü­leymaniye Medresesi'ni o tesis etmiş... Orayı, kendi imkânlarıyla, 25 odalı bir medrese yapmış. İslam âleminden gelen talebeler ilim-irfan öğreniyorlardı orada.

Bağdat'ta 23 sene kaldım. Üniversite dâhil bütün tahsillerimi orada yaptım. Sonra Ankara'ya, Maarif vekâletine geldim. Zaten daha Bağdat'ta iken T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Irak Bölgesi Öğrenci Başmüfettişliği'nde görev yaptım. Yani daha oradayken Milli Eği-tim'de çalışmaya başladım. Kültür Ataşeliği ve Öğrenci Başmüfettiş­liği'nde 14 sene görev yaptım. Arapça-Türkçe yazışmaları ben yapı­yordum. Arapça daktilom vardı. Kültür işlerine bakıyor, "Türki­ye'den Kültür Haberleri" diye bir dergi çıkarıyordum. Resmî olarak, devlet adına yani... Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan gibi devlet büyükleri geldiğinde tercümanlığı ekseriyetle ben yapıyordum.

Hep Bağdat'ta olduğum ve resmî görevlerim de olduğu için risa­leleri okumaya pek zaman ayıramıyordum. Yalnız Urfa'dan Abdülkadir Badıllı koliler halinde Risale-i Nur gönderiyordu bize. Eskimez yazıyla gelen risaleleri çoğaltıyor, oradaki Araplara dağıtı­yorduk. Risale-i Nur'u Arapçaya tercüme eden İhsan Kasım Salihî ile de tanışıyoruz.

Bağdat'a Bekir Berk Ağabey gelmişti, sene 1978. Büyükelçi Nazif Cuhruk beni çağırdı "Gülcemal, bu zat değerli bir avukat ve ilim

adamıdır. Bununla sen ilgilen, beraber gezin" dedi. On gün ben Be­kir Ağabeyle ilgilendim, beraber gezdik, beraber kaldık.

Çocuklarım orada dünyaya geldiler. Onun için biz ailece çok iyi Arapça biliriz.

1979 senesinde, şimdi anlatacağım garip bir sebepten dolayı Irak Dışişleri Bakanlığı'nca istenmeyen adam ilan edildim ve Ankara'ya dönmek zorunda kaldım.

IRAK'I TERK ETMEK ZORUNDA KALDIM

Özellikle kaydetmenizi istediğim çok enteresan bir hatıram var. Şöyle ki:

1958'in ilk aylarıydı. Bağdat'ta ilk senem... İmam-ı Azam Ca-mii'nin girişinde sol tarafta hol gibi bir yer vardır; İmam-ı Azam Hazretleri'nin türbesinin yanında. Orada talebeler ders çalışırdı. Biz de talebelerle beraberdik. Ben o öğrenci arkadaşlara tefsir, tecvit, fı­kıh okutuyorum; onlar da bana matematik, fizik, kimya öğretiyor­lardı. Onlara Kur'a-ı Kerim dersi bile veriyordum. Düşünün Arap oldukları halde Kur'an'ı düzgün okuyamıyorlardı. Bilinenin aksine her Arap düzgün Kur'an okuyamaz zaten.

Bir gün orada çok enteresan bir hadise oldu. Bir arkadaşımla be­raberken bir zat geldi. Ben tanımıyordum, kim olduğunu bilmiyor­dum. Arkadaşım hemen ayağa kalktı, saygı gösterdi. Sonra o gelen zata beni tanıttı. "Bu arkadaş Türkiye'den gelmiş, burada biz ona matematik, kimya öğretiyoruz; o da bize tefsir, tecvit öğretiyor" de­di. O zat bana, "Ne kadar oldu geleli?" dedi. "Üç-dört ay oldu" de­dim. "Oo! Muhammed diyor ki: 'Kim ki bir kavimle beraber olursa onların kardeşidir; o, onlardandır.' Sen şimdi bizim Arap kardeşimizsin" dedi ve elimi sıkmak istedi. Ben, peygamberimizin ismini sıradan bir isimmiş gibi söylemesinden ve salât-selam getirmeme­sinden rahatsız olmuştum. Elini sıkmadım; elimin tersiyle itip "Ha­yır! Hayır! Çerkez, Boşnak, Kürt, Türk, Arap fark etmez. Mühim olan İslam kardeşliğidir, boş ver gerisini..." dedim. Sonra o zat, ar­kadaşıma, "Gel bir dakika" diye eliyle işaret etti, dışarıya doğru çık­tılar. Bir defter çıkardı, ona sorular sordu bir şeyler yazdı ve gitti. Arkadaşım telaşla geldi bana: "Yahu sen ne yaptın! Baltayı taşa vur­dun! Bu adam Amerikan casusu, Baas Partisi'nin kurucusu SaddamHüseyin. Sen buna hakaret ettin, elinin tersiyle ittin. Bu adam çok kincidir. Dindar kimseleri temizleyecek bu" dedi. Ben de "Mühim değil. Allah-u Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de diyor ki: 'Eğer Allah bir şeyi yazmadıysa olmaz.' Hem ben buraya tahsil için geldim, kim olursa olsun korkmam. Saddam da kim oluyor!" dedim. Tabii ben daha ilk defa görüyorum, tanımıyorum ki! Saddam orduda uçak teknisyeni mi neymiş o sıralar.

Aradan birkaç sene geçti. Reşid Caddesi vardır Bağdat'ta. Yine aynı arkadaş, "Gel, sana bir şey göstereceğim" dedi. O arkadaşın balkonunda oturduk. Büyük bir yürüyüş vardı caddede. Baktım genç birisi gençlerin omzuna çıkmış diyor ki: "Arap milleti bir mil­lettir! Onun davası ebedidir!" Milleti Arap birliğine çağırıyordu. Çok büyük bir kalabalık onu dinliyordu. Belki yüz bin kişi vardı. Arkada­şım "Bunu tanıdın mı?" diye bana sordu. "Bana İmam-ı Azam Ca- i mii'nde 'Arap kardeşim' diyen değil mi?" dedim. "Evet, ta kendisi... Saddam Hüseyin" dedi.

 

Yine bir zaman sonra (1963 olabilir) imamlık yaptığım camiye o arkadaşım geldi. "Gel çatıya çıkalım da geçen uçakları görelim" de­di. O, her şeyi takip ediyordu. "Ne oluyor?" dedim. "Saddamlar başa geliyorlar" dedi. Arap ırkçıları, Nasırcılar, Baasçılar el ele vermişler. Irak'ın Komünist başkanını deviriyorlar. Hakikaten ihtilali yaptılar. İhtilalden sonra o arkadaş kaçtı, İngiltere'ye gitti. Şimdi ise Ameri­ka'da... Gitmeden önce "Aman bu adam seni öldürür, sen de kaç" dedi bana. Ona, "Ben Türkiye'den bir yerlerden emir almışım. Git­mem! Ölsem de tahsilimi bitirmeden gitmem" dedim.

O arkadaşımın bir arkadaşı vardı. 8-9 ay kadar Irak Başbakanlığı yapan Abdürrezzak Naif. Ehl-i iman birisiydi. Sonra o da İngilte­re'ye kaçtı; ama orada Saddam Hüseyin'in casusları tarafından bir sokakta öldürüldü.

Saddam'la münakaşamızın arasından 18-20 yıl geçti, ben fakülte son sınıftayım. Çok enteresandır burası... Saddam'm Dışişleri Baka­nı Tank Aziz beni çağırdı bakanlığına. "Sen Saddam Hüseyin'e ne yapmışsın?" dedi. "Ben bir şey yapmadım" dedim. "Sen Saddam Hüseyin'i tanıyor musun?" dedi. "Televizyonlardan tanıyorum" de­dim. "Yok yok, nerde görüştün?" dedi. Ben anlamıştım ama saklıyo­rum. "Hiçbir yerde" dedim. "Yok, görüşmüşsün" dedi. Baktım orada bir teyp dönüyor, sesimizi banda alıyorlar. Tabii ben o anda Türk Büyükelçilik mensubuydum, Türkiye'yi temsil ediyorum. "Seni is­tenmeyen kimse ilan ediyoruz. Eğer büyükelçilik mensubu olmasay­dın seni burada hemen içeri atmıştık. Ama Irak'ı terk etmek zorun­dasın" dedi. Tarık Aziz aslında Hıristiyan'dır ve gerçek adı Mikhail Yuhanna'dır.

Meğer Saddam, benim için "Bu zatı çağırın" diye talimat vermiş. Bu kadar kinci bir adam! Ben durumu Büyükelçi Nazif Cuhruk'a an­lattım. Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Mahmut Cuhruk'un ağa­beyi... Büyükelçi, "Boş ver, ben hallederim onu" dedi. Tarık Aziz'den randevu aldı, beraber gittik. Bana, "Sen hiç konuşma alttan al" dedi. Tarık Aziz'e, "bizim yegâne tercümanımız, elimiz ayağımız... Cum­hurbaşkanı, bakanlar geliyor. Televizyonlarda bunu görüyorsunuz. Daha bu işi büyütmeyin, bu elemanımızı bırakamayız. Hem tahsilini yapıyor..." dedi. Neticede Tarık Aziz, "Peki peki! Yalnız fakülteyi bi­tirinceye kadar kalsın. Diplomayı bile beklemeden çıkma belgesinialıp Irak'ı terk etsin" dedi. Birkaç saat sonra büyükelçiliğe bir telgraf geldi aynı sözler yazılı halde... Ben de fakülteyi bitirdim, 29 Haziran 1979 tarihinde Irak'ı terk etmek zorunda kaldım. Hem de çoluk ço­cuğumu orada bırakarak.

ÜSTADIN ŞAM'DA HEDİYE ETTİĞİ KİTAP

Sonradan Irak Genelkurmay Başkanı olan bir Hüseyin Fevzi Pa­şa vardı. Osmanlı döneminde İstanbul'da, 'Erkan-ı Harbiye'de okumuş. Çok iyi Türkçe biliyordu. 104 yaşında İstanbul'da vefat etti. O benim çok iyi dostumdu, ailece çok iyi görüşürdük. Türkleri çok sever; İstanbul'dan evliydi zaten. Büyükelçiliğimize gelirdi, benim fakirhaneye de. Biz de onun evine giderdik. Her Salı günü onun evinde 50-60 kişilik divan toplantıları yapılırdı. Beni mutlaka ya­nında istiyordu. Ben giderdim, yanına oturturdu. Paşalar, âlimler, bürokratlar gelirdi bu toplantılara. Kendisi hem Hazreti Hüseyin, hem de Hazreti Hasan tarafından peygamberimizin soyundandır. Fevzi Paşa, Kadirî'dir. Her Perşembe Abdülkadir-i Geylanî Hazretleri'nin türbesinde zikir yaptırır, zikri idare ederdi.

Bediüzzaman Hazretleri, malum 1911 tarihinde Şam'da, Emevi Camii'nde bir hutbe okumuştur. Hüseyin Fevzi Paşa bu hutbe okunduğunda camide bulunmuş ve Bediüzzaman Hazretleri'ni din­lemiş. Hutbeden sonra tanışmışlar, bir yerde oturup sohbet etmiş­ler. Üstad Hazretleri ona, kendi eserlerinden bir kitap hediye etmiş o sırada.

Hüseyin Fevzi Paşa, bir zaman sonra beni çağırdı. "Gülcemal sa­na bir emanet vereceğim. Onu iyi muhafaza et" dedi. Çıkardı o kita­bı verdi. Kitap epey kalıncaydı. Ben o kitabı, evimde bir şömine var­dı, onun üzerine koydum. Bir Kur'an ve bir hadis kitabının yanma... Bağdat'ta beyaz karınca diye bir böcek vardır. O hayvancağız kitap, ahşap ne varsa hepsini yer. O, girmiş, Kur'an ve Hadis kitabı da dâ­hil kitapların başından itibaren hiçbir harfine değmeden boşlukları yemiş. Ama hiçbir yazıya dokunmamış. Hatta o kitapları Büyükelçi Nazif Cuhruk'a gösterdim ben. Büyükelçi kitabı görünce ağladı. Hay­retler içinde, "Bu ne büyük bir mucize böyle!" diye söylendi durdu.

Tarık Aziz beni istenmeyen adam ilan edince benim alelacele Türkiye'ye gelmem icap etti. Telaşla geldim

Türkiye'ye. Çocuklarım Bağdat'ta kaldı. O sırada İran-Irak savaşı vardı... Çocuklarım, ben Türkiye'de olduğumdan dolayı kitapların bir kısmını Elçilik Kütüphanesi'ne, bir kısmını da bazı arkadaşlara vermişler. Sonra onlar da Türkiye'ye geldi. Kitaplar Bağdat'ta kaldı. Ben Bağdat Elçiliği'ne telefon ettim, kitabı sordum. Oradan bir memur arkadaş "Valla kitapların üzerine yağmur, su damlamış; ben bilemiyorum" dedi. O zaman Elçilik Kütüphanesi baraka gibi bir yerdi. Mesele böyle kaldı. Fakat kitap rüyalarıma giriyor şimdi. O çok değerli bir hatıra... Irak'tan Amerikalılar gittikten sonra durum düzelirse inşaallah bizzat gidip kendim bakacağım.

ÜSTAD HAZRETLERİNİN EMRİNİ YERİNE GETİRMEYE ÇALIŞTIM

Ankara'ya dönünce önce Maarifte Bölge Sicil Dairesi'nde me­mur olarak çalıştım. Sonra torba kadro verdiler, personel uzmanı oldum. Daha sonra Personel Daire Başkanlığı yaptım.

Sonra, Yurtdışı Sürekli Görev sınavını kazanınca beni Suudi Arabistan'a Eğitim Müşaviri olarak atadılar. 1987-1991 yılları ara­sında dört yıl da Suudi Arabistan'da görev yaptım. Orada bakanlık adına Türk çocukları için okullar açtım. Bu okullar, ilköğretimden liseye kadar eğitim veriyor. Şu anda açtığım okullarda 128 öğretmen görev başında; yedi bini aşkın öğrenci var. Altı tane okulumuz var Suudi Arabistan'da; Riyad, Cidde, Medine, Taif ve Tebuk'ta. Mek­ke'deki kapandı.

1991'de tekrar Ankara'ya geldim. Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü'nde görev yaptım ve 1998 senesinde emekli oldum. Milli Eğitim'de tam 36 yıl iki ay hizmetim vardır. Şu anda yine boş dur­muyorum; grup grup öğrencilerim oluyor, onları okutuyorum. Dok­torlar, öğretmenler, mühendisler... Çok farklı kesimlere Arapça öğ­rettim. Hatta bir grup şirket çalışanları, esnaf, memur, öğrenci, imam ve müezzin dâhil, halka da ders verdim, Arapça dersleri. Bü­tün bunları Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin emri olduğu için yaptım. "Arapçayı öğren ve öğret" demişti bana. Ben de emrini yerine getirmeye çalıştım.

 

kirazli@kirazli.org

kirazli@kirazli.org




© Copyright 2003
Designed by
Zeynep & Yaşar
ALTAŞ